Lenin’de devrim kuramı ve parti kuramı: 100 yıl son­ra ne yapmalı?[I]

Domenico Losurdo

Devrim, her zaman, tek bir çelişkiden kaynaklanmanın çok uzağında olup, kendi aralarında epeyce farklılaşan ve “sömürgeciler”in aygıtını parçalamak ve “bütün bir ulusun bunalımı”na yol açmakla son bulan çelişkiler örgüsünün bir sonucu­dur. Lenin 1920’de, düşüncesinin yolunu böyle sentezlemişti. Sadece işçi ile ser­maye arasındaki çatışmaya dayanarak toplumu dönüştürmeye yönelme saflığına bağlanmış bir partinin güvenilmezlik ve kendini beğenmişlikle değerlendirilmesi gerekirdi: “Daha güçlü bir düşman ancak kuvvetlerin en üst derecedeki gerilimiyle alt edilir ve bu da zorunlulukla düşmanlar arasındaki her “çatlak”ı farklı ülkelerin burjuvazileri ile tek tek ülkelerin kendi içlerindeki farklı burjuvazi gruplan ve türleri arasındaki, ne kadar küçük olursa olsun her karşıtlığı, hatta, geçici, kesinsiz, az güvenilir, koşullara dayalı olsa da sayısal olarak güçlü olan bir yandaş kazanma olanağının en azını bile en akıllıca, en kesin, en dikkatli, en ustalıklı biçimde kullanmak koşuluyla gerçekleşir.”

Burada alıntıladığım ‘Sol’ Komünizm: Bir Çocukluk Hastalığı sonuç olarak şunu söyler: “Bunu anlamayan, ne Marksizmden ne de genel olarak mo­dem bilimsel sosyalizmden bir şey anlamıştır.”

Ama bunu anlamak basit değildir. Daha Ne Yapmalı?’dan itibaren Le­nin, devrimci partinin kuruluş sürecinin karmaşıklığı üzerinde durur. Devrimci bilinç, tam da ulusal ve uluslararası düzeyde gelişen farklı çelişkileri gözden ka­çırmamak için fabrikanın içine kapanıp emek-sermaye çatışmasından başka bir şeye dikkat etmemekle gelişebilir. Rusya söz konusu olduğunda devrimci parti, “tüm görünümleriyle birlikte otokrasinin siyasi reddi” ile belirlenir; ulusal azın­lıklara (özellikle Yahudilere) baskı da, tıpkı yeni halkları büyük ve otokratik Rusya’nın sürekli boyunduruğuna almayı hedefleyen emperyalist yayılmacılık gibi bu siyasetin bir parçasıdır. Devrimci parti “hükümetimizin iç ve dış siyaseti, Rusya ve Avrupa’nın ekonomik evrimi üzerine” bir araştırma ve hareketlenmeyi başlatmalıdır; her fırsatta herkese, işçi sınıfının boyunduruktan kurtulma müca­delesinin dünya tarihindeki önemini açıklamalıdır.” Kadınların boyunduruktan kurtuluşu gibi, liberal burjuvazi tarafından kökenleri uygarlığın dışında bulunan barbarlar olarak görülen ve böylece beyaz ve batılı üstinsanların (surhommes) baskısına maruz kalmaya yazgılı olan koloni kölelerinin boyunduruklan kurtulu­şu da, bu mücadelenin kurucu ve temel parçalarıdır. Bu anlamda, “devrimci halk sözcüsü”, çoğunlukla Lenin’in emperyalizm üzerine Engels’i alıntılayarak yaz­dığı denemede gözlemlediği gibi, kendini çoğu kez, hâkim sınıfın dayanağı ve “bütün dünyayı sömüren bir ulus’ün eleştirmez temsilcisi olarak ortaya koyan “reformcu sendika sekreteri”nin karşıt konumunda yer alır.

“HALK SÖZCÜSÜ” VE SENDİKA YÖNETİCİSİ

Birbirine kökten karşıt iki figür karşısındayız.

Sadece ücret artırımının ve çalışma koşullarının iyileştirilmesinin “somut yanı”na yoğunlaşan sendika temsilcisi, kolonileştirilmiş halklara uygulanan baskı­ya gözlerini kapar ve çoğu kez bunun sonu, kapitalist metropol burjuvazisinin şoven kendini beğenmişliğini paylaşmaya varır; büyük güçler arasındaki ege­menlik mücadelesinde ve hatta emperyalist savaşta da ast hizmetli olmayı sürdürür. Öne sürülen “somut yan” dolaysız ve stratejik çıkarları ve hatta, çoğu kez, halk kitlelerinin yaşamını hâkim sınıfın çıkar, tutku ve çılgınlık sunakların­da kurban eden ürkütücü bir sığlık olarak görünmeye başlar. “Halk sözcüsü”ne gelince, o, kolonileştirilmiş halkların boyunduruktan kurtuluşu; faşizmi, savaşı ve ulusal baskıyı oluşturan toplumdan farklı bir toplumun kuruluşu için savaşa ve faşizme karşı mücadelede ön safta yer alarak destansı olayların öncüsüne dö­nüşür.

Kuşkusu bu, sendikacı yöneticinin tersine, “halk sözcüsü”nden devasa bir entelektüel çaba ister. Ondan, çelişkilerin ve ulusal tikelliklerin karışık örgüsünü hesaba katarak, somut durumun somut tahlilini asla gözden kaçırmadan girişimini geliştirmesi beklenir. Şovenizmin ve baskı kuran ulusun üstlendiği “seçkin halk ’ tutumunun yılmaz eleştirmeni olan “halk sözcüsü”, yalnızca mücade­leyi değil, aynı zamanda baskı altındaki ulusta kimliğin, onurun ve ortak aidiye­tin anlamını da canlandırmayı bilmelidir. I. Dünya Savaşı esnasında savaş makinasına sabotajın öncüsü olan Bolşevik militan önce II. Wilhelm’in, daha sonra itilâf Devletlerinin ve sonunda da Hitler’in orduları karşısında direnişin başında yer alır, kapitalist ve emperyalist sistemi alaşağı etme hedefiyle her ekonomik hak arayışını canlı tutup bunlardan yararlanabilen “halk sözcüsü” ve komünist, devrimden sonra halkı, ülkesinin ekonomik ve toplumsal gelişimine bağlanmada birleştirmeye çalışır. Taktik olarak ya da Makyavelcilik olarak değil de, idealleri ve içinde insanın insan tarafından sömürülmesine ve bir ulusun diğer bir ulus üzerindeki baskısına hiç yer vermeyen bir düzenin kurulması gibi öncelikle siya­si olan stratejik hedefiyle tam bir tutarlılık içinde, bir mücadele tarzından diğeri­ne geçer.

LENİNİST PARTİ VE HALKÇI DAVUT İLE MİLİTARİST CALÛT

Komünist hareketin maruz kaldığı bozgunun ağırlığı da, yüce “halk sözcüsü” fi­gürünün uğradığı değer kaybıyla ölçülür. Bu kayıp, solun kendisine de büyük öl­çüde yayılmıştır. Leninist parti, böylece, “beyinlerini kolektifleştirme”ye zorla­nan üyelerine kişilik kaybettiren bir makine olarak resmedilir. Leninist partinin, iletişim araçlarının ve ideolojik aygıtların burjuva tekelini kırmaya elveren ör­gütlü bir güç kurmayı kendine hedef olarak belirlediği kuşku götürmez. Hakikati kılıktan kılığa sokmakta tereddüt etmeyen hâkim sınıfın bundan duyduğu hoş­nutsuzluk da gayet iyi anlaşılır. Ne Yapmalı’dan pek az yıl önce, Gustave Le Bon burjuvaziye propaganda ve egemenlik aygıtını yeniden örgütleme çağrısında bulunur. “Duyurunun şaşırtıcı gücü” ile edimde bulunmak zorunludur. Eh, pekâlâ, “Yüz kez X çikolatasının en iyi çikolata olduğunu okuduğumuzda. . bu­nu birçok kez duyduğumuzu düşünürüz ve sonunda bunun kesinliğine kadar va­rırız.” Le Bon’a göre bu yöntemler siyasete de uygulanmalıdır. “Ürünlerini du­yuruyla yayan sanayiciler”in iyi bildiği gibi, esas olan tekrardır: “Her akıl yürüt­me ve kanıttan uzak salt ve basit olumlama, bir fikrin yığınların zihnine işleme­sinin sağlam bir yoludur. Olumlama ne kadar kısa, kanıttan ve tanıtlamadan ne kadar yoksunsa, yetkesi de o kadar çok olur.”

Kitleleri serseme çevirip aptallaştıran ve Mussolini ile Goebbels’in apa­çık hayranlığını uyandıran bu makine, zamanımızda ABD’den İtalya’ya burjuva partilerini esinlendirmeye devam eden bir modeldir -ki Berlusconi bunun üstadı­dır! Leninist partinin, kuşkusuz yandaşlarının bağlılığına ve disiplinine, ama ay­nı zamanda ve öncelikle kavrayış güçlerine ve inceleme yönelişlerine çağrıda bulunarak, karşı çıkmayı ve etkisizleştirmeyi düşündüğü de bu kitle sersemletme makinasıdır. Liebknecht’in, Lenin’in de çok sevdiği şu ünlü buyruk sözü, “İnce­lemek, propaganda yapmak, örgütlemek!” böylece anlaşılır. Aynı zamanda

Gramsci’nin Nuovo Ordine’de dile getirdiği şu buyruk söz de anlaşılır: “Kendi­nizi bilgilendirin, çünkü bütün kavrayış gücümüze ihtiyacımız var. Harekete ge­çirin, çünkü bütün heyecanımıza hevesimize ihtiyacımız var. Örgütlenin, çünkü bütün kuvvetimize ihtiyacımız var.” Böylece, farklı ülkelerin komünist partileri tarafından örgütlenen okullarda kapitalizmin okuryazar olmamaya mahkûm etti­ği işçiler ve köylüler, yönetme sanatının yanında okumayı ve yazmayı da öğren­diler; siyasi mücadele ile kuramsal incelemeyi birleştiren bu emekçiler, aynı za­manda insanlık onurunu ve siyasi olgunluğu da edindiler: Böylece Leninist parti, bireysel düzeyde boyunduruktan sıyrılmanın bir aleti olarak ortaya çıkar.

Yine de hükmetme ideolojisi, Leninist partiyi sırf yalnız kilise-parti ola­rak değil, asker-parti olarak da çarpıtır. Bu son suçlamanın anlamı nedir? Fran­sız Devrimi’nden itibaren, burjuvazi, seçimlere ilişkin hükümleri -ki bunların arasında Ulusal Muhafaza’ya kaydolmak da yer alıyordu- dayatarak kendi şiddet tekelini elde tutmaya çabalar. Ama işte karşıt tarafta da aynı zamanda mücadele örgütleri de olan partiler örgütlenir. Ne Yapmalı ? ‘ nın ardında onu harekete ge­çiren bir gelenek var. Bolşevik Parti, iktidarı, sırf nesnel durum gereğince değil, aynı zamanda Çarlık Rusyası’na özgü olup sonrasında Avrupa’da, hatta I. Dün­ya Savaşı patlak verdiğinde patladığında gezegende genelleşen olağanüstü hal karşısındaki tek parti olduğu için de ele geçirmiştir. Leninist partinin hâkim sını­fın şiddetine cevap verecek, (genç Marx’in sözüyle) eleştirinin silahından silah­ların eleştirisine geçebilecek bir yolda örgütlendiği kuşku götürmez. Ama Leni­nist partiyi tam da şiddetin örgütlenmesine adanmış bir makine olarak ele alıp onun içini boşaltmaya yeltenenlerin karşısına, bir yazarın gönülsüzce teslim etti­ği hakkını tanımayı da koyabiliriz. Tarihsel revizyonizm grubunun başı, Ernst Nolte, böylece Bolşeviklerin hangi bakımdan çarlık öncesi devlet darbesinin 1917’deki öncüsü olan Kornilov’un seçkin birliklerine karşıt olduğunu betimler:

“Bunlar, yüce kumandanın birliklerinin ilerleyişine karşı, onları, en öz­gün çıkarlarına aykın bir biçimde görevlilere boyun eğmekle, savaşı sürdürmek­le ve çarlığın restorasyonuna yol açmakla ne yaptıkları konusunda bilinçlendir­mek üzere bir hareketlendiriciler ordusu (armée d’agitateurs) çıkarırlar. Böylece Petersburg’a doğru yürüyüş boyunca ve daha öncesinde de ülkenin birçok yöre­sinde birlikler, tam bilincine sahip olmadıkları en derin arzu ve bunaltılarını vur­gulayan önermelerin ikna gücüyle düşerler. O gün orada olan hiçbir subay, as­kerlerinin, el bombalarının ateşi altında değil de sözlerin fırtınasında nasıl dağı­lıp gittiğini unutamaz.”

Kornilov, seçkin birliklerinin çarpışma gücünün yanı sıra öğretiyi aşıla­malarına da güvenebilirdi; ama Leninist parti sayesinde, militarist Calût halkçı Davut’la karşı karşıya geldi ve etkisizleştirildi. Katolikliğin kutsal yazılarında doğaüstünün müdahalesine yüklenen mucize ki Papa I. Leon, Hunları Roma kapılarında bu sayede durdurmuştur-. Ne Yapmalı’nın temellerini attığı parti­nin sayesinde Bolşevikler tarafından gerçekleştirildi.

LENİNİST PARTİ, YENİ EKONOMİ-POLİTİK VE SOSYALİZMİN KURULMASI

Ne yazık ki, denildiği gibi, hükmetme ideolojisi, sol da dahil olmak üzere yay­gınlık kazanmıştır. Lenin in gözünde devrimci bilinç, çelişkilerin çokluğunu kavrama ve bir sentezde toplama yeteneğiyle belirginleşir; sendikacı ise, tersine, bu yetenekten habersizdir. Ve işte günümüzde sendikacılık, son haddinde yok­sullaşmış ve popülizme dönüşerek derece kaybetmiştir; dünya üzerinde, yoksul­laştırılmış çoğunluğu, zengin ve hükmeden seçkinin karşısına koyan tek bir ça­tışma olduğunu dile getiren dogmayı sürdürmüştür. Ama o zaman, her gün gör­düğü eziyete rağmen bir ulus-devlet kurma hedefinden vazgeçmeyen Filistin halkının mücadelesini nasıl açıklayacağız? Ya ambargonun ürkütücü bedeline rağmen sadece toplumsal kazanımlarını değil bağımsızlıklarını da ayakta tut­makta direnen Küba halkını? Üçüncü Dünya ülkelerinin, onları Batı’dan ayıran teknolojik uçurumu gidermek için gösterdikleri çabaların anlamı ne? Ya, Atlan­tik’in iki yakası arasında ve ABD ile Japonya arasında, henüz ne yazık ki pek derin olmasa da, gerçek olan ayrılığı nasıl açıklamalı? Sendikacı/popülistler için söz konusu olan sadece yoksulun zengine karşı mücadelesidir. Bu tutumla onlar, liberal bakış açısına bağlı kalır -diye karşı çıkar, Ne Yapmalı ?-; bu bakış açısı, işçi sınıfını ve halk kitlelerini, kuşkusuz ekonomik çıkarlarına dikkat gösteren ama uluslararası düzeyde gelişen farklı politik çatışmaların kavrayışına yüksel­mekte yetersiz kalan çocuksu bir çokluk diye görür.

Ama sendikacı/popülistlerin entelektüel ve ahlaki sefaletleri, özellikle Çin ve Vietnam söz konusu olduğunda ortaya çıkar. Temelde hâlâ Üçüncü Dün­yanın bir parçası olan bu ülkelerin geç kalmışlığı kendini yine fabrika düzeyinde ve farklı coğrafi bölgeler arasındaki eşitsiz gelişme düzeyinde gösterir. Ve bizim söze sığmayan sendikacı/popülistler dikkatleri sadece buna yoğunlaştırır. Viet­namlI ve Çinli işçi sınıfının derin gereksinimlerini açıkladıklarını sanırlar. Ger­çekte, onları yalnızca ücretle ilgilenmeye ve esası gözden kaçırmaya itelerler: Çin ve Vietnam, zor kazanılmış bir siyasi bağımsızlığı ekonomik alanda da sağ­lamlaştırmak, kapitalist restorasyon planlarını ve kapitalist saldırganlığı başarı­sız bırakmak amacıyla giriştikleri zamana karşı yarışla, SSCB ile Yugoslavya­’nın üzerine çöken felaketten korunmuştur. Burada, işçi sınıfını çocuksu bir çok­luk olarak gören bu yergiye karşı yine Lenin’in çıkarmış olduğu dersi çıkarabili­riz. Yeni ekonomi-politik döneminin yazılar, durumun ne karmaşıklığını ne de dramatik yanını saklıyordu. Böylece “uzmanların emekleri karşılığında aldıkları ücret sorunu (…), sosyalist değil de burjuva ilişkilerde, yani uzmanlara, emeğin zorlukları ya da özellikle zahmetli koşullan göz önüne alınmadan, burjuva alış­kanlıklara ve burjuva toplumunun koşullanna yanıt olacak bir ücret bağlandığın­da” ortaya çıkar. Söz konusu olan yalnızca eşitsizlikler değildir, kuşkusuz, “sa­yıca çok olmasa da, nüfusun belli katmanlarının durumu kısmen ve hafif bir bi­çimde iyileştirilmiştir.” Bütününde ise, “bazı başarılar kaydedilir ama öncesi ol­mayan çelişkiler de vardır.” Hepsi bu değil: “Kabul etmeliyiz ki emeklilik yeter­siz kaldı, onu geciktirmek, daha ileriye çekmek gerekir.

Bu, umudu kaybetmek için bir neden değildir: “Bundan böyle görevimiz (…) envanteri ve denetimi hazırlamaktır (…), emeğin randımanını yükseltmek, disip­lini güçlendirmektir”; ekonomik yaşamın uyanışı ve üretimin artması, ne pahası­na olursa olsun elde edilmeliydi. Sonuç olarak, Yeni ekonomi-politiğin temel doğrultusu şu şekilde sentezlenebilir: “Eski ekonomik ve toplumsal yapıyı, tica­reti, küçük ölçekli tarım ve sanayiyi, kapitalizmi yıkmamak; ama ticareti, küçük girişimleri, kapitalizmi, onlara hâkim olmak üzere temkinlilikle ve derece derece canlandırmak ya da onların, devlet tarafından, ancak yaşamlarını sürdürebilecek ölçüde düzenlenmelerini sağlamak.”

Lenin, bu siyasete içkin olan kapitalist restorasyon tehlikelerini kendin­den saklayamayacak kadar açık bilinçli bir devlet adamıydı; ve bu tehlikeler, Çin’de ve Vietnam’da apaçık bir biçimde mevcuttur. Ama bunun çaresi, kuşku­suz sendikacılık/popülizm değildir; tersine, işçi sınıfının ve halk kitlelerinin be­raberce geri çekilmesi, ekonomik gelişmeyi yavaşlatarak ve komünist partinin uzlaşma zeminini aşındırarak, Batı’ya oranla gecikmişliği derinleştirerek ve ABD emperyalizminin saldırganlığını vurgulayarak yenilgiyi kaçınılmaz kılmış­tır. Yeni ekonomi-politiğin hızlandırılmış sonu ya da bir kez daha önerilmemesi olgusu, SSCB’nin yıkılmasında belirgin bir rol oynamamış mıdır diye sorabili­riz.

Ne Yapmalı?, yayımlanmasından yüzyıl sonra onu okumayı ve sorgula­mayı sürdürmek isteyene temel bir hakikati öğretmeye devam ediyor: Kapitalist ve emperyalist sistemi belirgin kılan çelişkiler çokluğunu görmeye yükselme­yen bir parti, bu sistemi alt etme ve iktidarı muhafaza etme konumunda da değil­dir, sözde saflığının ve gerçek olan ast hizmetli konumunun tutuklusu olarak, edimsel konumu yürürlükten kaldıran gerçek hareketi” hızlandırmakta yahut da, sadece kavramakta bile yetersiz kalacaktır.

Çeviren Medar Atıcı.


[I] “L’Emesto. Rivista comunista” içinde Temmuz-Ağustos 2002, ss.68-71. İtalyanca’dan Fransızca’ya Jean-Mlchel Goux tarafından çevrilmiş, ’Etincelles” dergisinde yayınlanmıştır.

Felsefelogos “Diyalektik ve Yöntem” Sayı: 35-36, 2008, s.65-71.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir